Oasis Turizm

 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 Academia Oasis
 
Adatepe Pansiyonları
  
 
 
1724 Oasis Turizm
 
 
 
   

 

 
Ölmeden önce mutlaka

Ali Boratav'ın lezzetli uslubü, Esat Koçal ve Cüneyt Ülgen'in objektiflerinden yansıyan enfes görüntülerle Küba izlenimleri....

Sabah 1 Mayıs yürüyüşü... Öğlen mohito ve ıstakoz!*
Küba.... Yağmuru ve güneşi, yoksulluğu ve dünya harikaları, kirliliği tatmamış denizi ve harabe durumdaki Havana’sıyla bir an önce yaşamak gerek. Sabah kahvaltısının ardından Pina Colada ya da Mojito ile kafanızı dağıtacağınız, öğleden sonra samba yapabileceğiniz ve dünyanın en güzel tütününü tadabileceğiniz başka bir ülke yok. Biz geçen 1 Mayıs’ta ordaydık. Sabah, “Enternasyonal” nameleriyle yürüyüşe gittik, öğlen neredeyse bedava ıstakoz yemeye sıradan bir restorana... Biraz oksimoron bir yaşam!
Ali Boratav
 
Nostaljinin, mohitonun, puronun, sambanın başkenti, Havana... Dünya'da sabah 1 Mayıs yürüyüşüne gidip, öğlen hamburger menü fiyatına ıstakoz yiyebileceğiniz tek ülke, Küba...
Bir de küçük uyarı; Görülmesi gereken 100 yer listesinin bir hayli üstlerinde yer alan bu 1 haftalık ziyareti Fidel ya da Chavez iktidardan inmeden önce planlamalısınız. Çünkü Küba değişiyor.
Hem de dünyanın değişim hızı kadar olmasa da, büyük bir hızla... Hala dış dünya ile dergi, gazete, kitap, televizyon ve internet bağlantısı olmasa da, bu küçük adaya son 20 yıldır giderek artan sayıda giren turistler kültürü, yaşam tarzını, dans etme biçimini, tropikal kokteyllerin kalitesini, suç oranlarını, trafik kurallarını... Akla gelebilecek her şeyi büyük bir hızla değiştiriyorlar.
"Küçük ada" dediğime bakmayın, uzunluğu 1000 km'nin üstünde, biraz da şişman olsa neredeyse Türkiye kadar bir toprak parçası Küba. Nüfusu da 11 milyon. Yani "minik" sıfatı, ancak okyanusun ortasındaki izole konumu ve hala uluslararası tekellere direnişine duyulan genel sempatinin bir yansıması olabilir.
50 yıla yakın atipik sosyalizm deneyiminde, başta SSCB ve Çin olmak üzere tüm anti-kapitalist rejimler tarafından desteklendiği için Küba'da oldukça farklı bir sanayileşme de söz konusu. Mesela iddiaları o ki, petrolün % 50'sini kendileri üretiyorlar. Oysa söylenti, Chavez'in bedavaya yakın bir fiyattan petrol desteği olmasa Castro rejiminin 1-2 ayda çökecek kadar zayıflamış olduğu... ABD ambargosunun hala muazzam etkileri olduğu da kesin.
 
 

 

 

 Küba'da yaşam...
Mao ya da Stalin gibi olmasa da, Castro da Küba'da kendine özgü bir yaşam biçimi ve değerler sistemi yaratmış. Her evde kırık dökük de olsa çalışan bir radyo, bilgisayar, vantilatör, yatak, koltuk, çamaşır makinesi seti var. Ama mesela sabun yok.
Herkesin hayranlıkla anlattığı ücretsiz sağlık sistemi gerçekten etkileyici. Dev küresel ilaç şirketlerinin satın almak için uğraştıkları kendi buluşları ilaçlar, neredeyse her köşe başındaki hastaneler, Afrika ülkelerine sosyal yardım olarak Küba'dan giden sağlık tugaylarının öyküleri gerçekten bitmek tükenmek bilmiyor.
Küba'nın zorunlu eğitim sistemi de bize göre yoksul denebilecek yaşam standartları içinde oldukça görkemli. Küçük bir köyde bile gezerken en bakımlı binaların okullar olduğunu gördüm. Ücretsiz olarak dağıtılan sütlü kahverengi-beyaz ve her zaman tertemiz-ütülü okul formalarıyla ortalıkta dolaşan öğrencilerin onca yoksulluğun içinde sürreel bir görüntü oluşturduklarını düşündüm.
İnsanlar hala güler yüzlü, sıcak, yardımsever. Sokaklar doğal bir film seti; canlı renkler, bol gürültü, evlerinin önünde oynayan çocuklar, biraz ötede flört eden gençler, ağızlarında 30 cm'lik purolarıyla yaşlılar ve sürekli samba halinde bir nüfus...
Turistlerin de pek hoşuna giden ve gösteri için değil yaşam keyfi olarak paylaştıkları samba, sanki Küba için bir yaşam biçimi. Küba'nın beni en çok etkileyen özelliklerinden biri de zaten bu kesintisiz kıvır kıvır dans hali oldu.
 
 Eski bir öykü. Fıkra gibi...
1959'da devrim olduktan sonra Fidel ve arkadaşları ülkeyi bir hizaya sokmak için planları uygulamaya başlamışlar. Mesela devrim olduğunda Küba'da aktif fahişe sayısının 500 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu insanlar için bir eğitim programı başlatılmış. Adada şekerkamışı, puro ve rom üretimi dışında hiçbir sanayi yok. Sovyetler'in de yardımıyla fabrikalar, atölyeler kurulmaya başlamış ve fakat kölelikten kurtulan Kübalıların pek çalışmaya da hevesi yok.
Bunun üzerine Havana'da dev bir miting yapılmış. Castro bu tür mitinglerde konuşmaya başlayınca 7-8 saat konuşuyor ve millet uyuklamaya başlıyor. Bu kez devrim konseyi Castro'dan kısa bir konuşma ve vurucu bir mesaj vermesini istemiş. Castro da sahiden kısa bir konuşmanın ardından sloganı patlatmış "Traba si, samba no".... Yani samba yapmak yok, çalışmak var... Bu tür mitinglerde adet son sloganı tüm Küba halkının da tekrarlayarak Devrim Meydanı'nı terk etmeleri...
Bu kez de öyle olmuş, ahali "Traba si, samba no" diye müzikal tekrarlar ile yavaş yavaş samba yaparak meydanı terk etmeye başlamış.
 
 
   Evet, favori 1: Samba!
Hala, her barda, restoranda, köy kahvesinde belirli aralıklarla küçük-büyük bir müzik topluluğu bulunuyor ve herkes kesintisiz olarak samba, salsa, merengue tarzı bir şeyler dinliyor ve/veya dansediyor.
Kübalıların dans etmesi inanılmaz keyifli bir görüntü, insan onların arasına karışmış paytak paytak dans eden bizim gibi turistleri bile görmezden gelebiliyor.
Havana'nın eski kent bölgesinin merkez noktalarından birini oluşturan Plaza Vieja'da (Eski Meydan) meşhur Buena Vista Social Club üyelerinin sahne aldığı bir bar-resto var. Müzik güzel ama ambiyans zayıf. Paris'te müzik dinlemek için Folies Bergere'e gitmek gibi bir şey. Alın bir CD dinleyin Buena Vista'yı. Sokak aralarındaki loş-küçük barlarda müzik dinlemek çok daha iyi. Bir de asıl mesele her zaman yerli nüfusun da tercih ettiği yerleri bulabilmek.
Havanalıların oldukça sık uğradıkları yine eski şehirdeki Casa del Musica da benden geçer not almadı. Çünkü çok yüksek volümlü müzik. Biraz disko havasında. Kentin asıl gece hayatı ile ünlü diskoları ise, büyük otellerin (Habana Libre ve Nacionale otelleri) arasındaki sokaktaki underground barlar. Fakat burada da çapkın turistler ve seks turizmi hakim.
Yani müzik ve keyif için küçük bar ve restoranlardaki daha mütevazı topluluklardan şaşmayın. Mesela bizim favori mekanımız Ambos Mundos otelinin hemen yanındaki çok sade bir kafeydi. 30'lu yaşlarında bir piyanist kendi başına harika müzik yapıyordu. Yine aynı bölgede Cafe Paris de gecenin ilerleyen ve bol alkollü saatlerinde şahane oluyordu.
Bu barlarda canlı müziğin tek itici yanı, 3-4 şarkıda bir topluluğun üyelerinden birinin elinde bir şapka turistlerin arasına "1 Pezo, 1 Pezo" diye şapkasıyla dalmasıydı. Fakat "değişen Küba"nın bu küçük ayrıntısına daha ilk günden alıştığımız için bu da bir sorun olmadı.
 
 Favori 2: Istakoz!
Küba'da maalesef ahım şahım bir yemek kültürü yok. Turistler genellikle tur ile geliyorlar. Grubu yerel bir turizm acentası gezdiriyor. Türk grup olduğunda, tura dahil öğlen ya da akşam yemeklerinde sürekli tavuk ikramı var. Oysa adanın domuz yemekleri fena değil.
İkincisi, dana eti pek bulunmuyor. Bunun nedeni de öğrencilere her gün bizde olduğu gibi "okul sütü" dağıtılıyor olması. Bu nedenle danalar neredeyse Hindistan'da olduğu gibi biraz kutsal hayvan muamelesi görüyor.
Üçüncü ana yemek alanı ise deniz ürünleri. Küba çok büyük ve görece küçük nüfuslu bir ada olduğundan hala bol deniz mahsulü var. Ama peşinen söyleyeyim okyanus balıkları dünyanın her yerinde olduğu gibi, bizimkilere göre biraz tatsızdır.
Buna mukabil, Küba inanılmaz bir ıstakoz, daha doğrusu langust-böcek rezervine sahip. Ben her fırsatta 12-18 Pezo (1 Pezo,1 $'a eşit) fiyat aralığında değişen bütün böceklerden yedim. Daha doğrusu yalayıp yuttum. Bir öneri daha, ıstakoz istediğinizde yanında mayonez ya da tereyağı sos da isteyin, yoksa kendiliklerinden pek sade bir sunum yapıyorlar. Çok güzel karides kokteyl ya da ana yemek de var. O da tavsiye edilir.
Özellikle sabah kahvaltılarında kaldığınız büyücek otellerde güzel açık büfeler oluyor. İkinci günden itibaren zaten ağır sıcaklar nedeniyle hızla tatsız salam ve peynirleri pas geçip, tropikal meyvelere yöneliyorsunuz. Bol ve bedavaya yakın, hindistan cevizi, ananas, mango, passion fruit, kavun, greyfurt, papaya gibi tropikal meyve bulunuyor.
 
 

 

 

 Favori 3: Kokteyl!
Evet karides kokteyl ve tropikal meyve demişken, hızla diğer "kokteyller"e de değinmeliyiz. Tıpkı Jamaika ve tüm Karayipler'de olduğu gibi Küba da bir alkollü kokteyller cenneti.
Temel malzeme Rom. Aksesuar olarak maden suyu, tonik ve tüm tropikal meyvelerimiz var.
Kokteyllerde genellikle Havana Club marka 3 yıllık beyaz Rom kullanılıyor. Havana Club'ın 5-15 yıllık kahverengi daha seçkin ürünleri dijestif olarak sek tüketiliyor. Küba'nın en iyi Rom'u ise Bacardi'nin devrim sırasında el konan eski tesislerinde üretilen Santiago markalı olanı.
Küba'da iyi kokteyl bulmak gerçek bir sanat. Mesela Hemingway Daiquiri'sini Floridata isimli barda, Mojito'sunu ise Bodegita del Medio'da (ortadaki küçük dükkan demek) içermiş. Havana'nın eski kent bölgesinin göbeğindeki bu duvarları eski resimlerle süslü iki barda kokteyl içmek eksiksiz bir cinayet nedeni olabilir. Anlayın, o kadar hızlı ve kötü yapılıyor.
Mesela;
Mojito yaparken önce esmer şeker kamışı şekeri, taze nane ve lime suyunu bir tokmak ile bardağın dibinde iyice ezilmesi gerekir. Soda ve son olarak Rom da eklendikten sonra üstüne 4-5 damla Bitter sos atılması adettendir. Ünlü barlarda aynı anda 20 bardak hazırlanırken bu temel ayrıntılara pek özen gösterilemiyor haliyle.


 

Ya da Pina Colada...
Pina Colada en sevdiğim kokteyl. Küba'nın en eski ve en görkemli oteli olan Nacionale'in ünlü bahçesinde bir akşam üstü ısmarladım. Baktım ki, barmen bir bardağa arka arkaya hazır meyve sularını, romu ekledi, bir karıştırdı ve kokteyl iddiasındaki sıvıyı bana verdi. Son gün, Havana'dan Pinar del Rio'ya giderken otobüsümüz bir mola tesisinde durdu. Hemen bara yöneldim. Bir Pina Colada ısmarladım. Adam önce bir taze hindistan cevizini deldi, suyunu bir kaba aldı. Sonra hindistan cevizini kırıp bir blender'in içine etinden sıyırdı. Blender'i bir döndürdü durdu, içine 2-3 dilim ananas attı. Yine bir çevirdi, ardından hindistan cevizi sütünü ve biraz buz ekledi. Buzları ufalayana kadar yine çevirdi. Biraz tarçın serpti. Sonra da koca bir bardağın 4/5'ini bu sıvı ile doldurup üstüne Havana Club Rom'unu ekledi. Bir karıştırdı ve....
Ben ömrümde böyle bir kokteyl hiç içmedim... Siz de Türkiye'de ya da Avrupa'da ya da belki de Küba dışında bir yerde içebilir misiniz emin değilim. En iyisi bu tarifi evde bir deneyin.
Kokteyller konusunda bir iki küçük ipucu daha:
Birincisi bu kokteylleri az önce bahsettiğim otobüs mola durağında da, Küba'nın en ünlü otelinin barında da aynı fiyata, yani 3 Pezo ödeyerek içiyorsunuz. Nerede içtiğiniz değil, ne içtiğiniz önemli.
İkincisi, sıradan barlarda kolaylıkla şunu talep etme hakkınız var: "Bu bana hafif geldi, biraz üzerine Rom ekleyelim." Barmen hemen Havana Club şişesini önünüze koyuyor, siz bardağı eksilttikçe üstüne Rom ekliyorsunuz. Aşırıya kaçarsanız barın dibine yığılma riski de var!
 
 

 Favori 4: Puro!
Kadınların çıplak ve terli bacaklarında o puroları sardıkları efsanesini bir yana bırakalım. Puro olayı Küba’da olağanüstü bir konu. Dünyanın en iyi puro tütünü yetiştirme mikro kiliması ve toprağı bu “mükemmel”i yaratan iki faktör.
Her kentte, köyde içinde puro işçilerine megafon ya da amfi ile roman okunan bir puro atölyesi var. Bilmediğim ve orada gördüğüm husus; Cohiba, Monte Cristo, Romeo y Julietta, Partagas gibi en ünlü puroların, özel serilerinin bile aynı atölyede değişik sıralarda yapılıyor olmasıydı.
Gerçekten etkileyici. Mesela bir kadın sadece Monte Cristo No: 4 sarıyor, bir yanındaki adam No: 2 piramid, önündeki de Cohiba Black seri sarıyor. Sonra 25’lik paketler halinde hepsi bantlanıp dinlenme odasına konuyor. Bir müddet sonra da kutulanıp pazara sürülüyor.
Bu sayfalar, hatta elinizde tuttuğunuz derginiz bile puronun inceliklerini anlatmaya yetersiz kalır. O nedenle ben size alışverişin inceliklerini anlatayım.
1- Bir turist için Küba’da puro ucuz değil. Sokak arasındaki bir dükkanda ya da Havana Havalimanı’nın Duty Free mağazasında puro fiyatı Yeşilköy Havalimanı’nın sadece 1-2 dolar altında.
2- Rehberiniz mutlaka sizi uyaracaktır. Küba’da kaçak puro satılıyor. Bir garantisi yok. İçinde muz kabuğu da olabilir. (Ama bana muz kabuğu daha pahalı da olabilir diye geldi, ne de olsa dağ taş tütün, o da ayrı mesele.)
3- Mesela bir puro fabrikasını geziyorsunuz, bir müddet sonra yanınıza çalışanlardan biri gelip “Tanesi 1 Pezo, hangi marka içiyorsun?” diye geliyormuş. Bu tür yerlerden alanların mesela kargo şort giymesi çok elverişliymiş. Kargo pantalonun bir yan cebine 10 puro sığabiliyormuş. Ama her gruptan bir kaç acemi kaçakçıyı atölyenin güvenlikleri avlayıp purolarına el koyabilirlermiş, dikkat!
4- Trinidad’da sokakta dolaşırken yanınıza bazı esmer tipler yaklaşıyor, “Puro istermisin?” diye soruyorlarmış. “He” dersen beraber kırmızı boyalı kapısı olan bir eve gidiyormuşsun, kapı 3 kere tıklanıyor, içerden 1 kere tıklanıyor... Bir şifre olayları filan, içeri giriyorsun, bazalı bir yatak açılıyor, içinden kutular çıkıyor, yatağın üstüne seriliyormuş. Tanesi 1 Pezo kuralı burada da geçerli, ama adi purolar için. Özel seriler 3-4 Pezo’ya kadar çıkıyormuş. (Tabi, bu özel serilerin tanesinin Duty Free fiyatının 15 Euro civarı olduğunu da göz önünde bulundurunuz.)
5- Havana’da en “lüks” otellerde bile gece güvenlik görevlisi yanınıza gelip “puro ister misin?” diye sorabiliyormuş. “He” dersen, otelin belli bir katındaki belli bir odada yine kapı tıklatma şifreleri ve yatağın üstüne serili kutucuklar...
6- Turunuz sizi mutlaka bir tütün çiftliğine götürecektir. Bu yarı özelleştirilmiş çiftliklerde üretilen tütünün % 80’ini kiracı devlete veriyor. % 20’sini ise kendi puro haline getirip turistlere satmakta özgür. Haliyle en iyi tütünlerin nereye gittiğini söylememe gerek yok. Biz Viales Vadisi’nde bu tür bir çiftliğe gittik. Ev sahibimiz Carlos önce tütün kurutulan depoyu gösterdi, ardından demo mahiyetinde 1 böyük puro sardı. Sonra, sanırım benim grubun puro ile en çok ilgili 2 kişisinden biri olduğumu anladı. Ağzımdaki yarıya gelmiş Monte Cristo Puritos’a (minik purocuk) gözünü dikip, “Uzun adam küçük puro içmemeli” diyerek sardığı 25 santimlik taze puroyu elime tutuşturdu. (Bu çiftliklerde de 1 Pezo’ya çok güzel ve yasal purolar satılıyor, belki de Küba’da bulabileceğiniz en iyi purolar, o da ayrı mesele...)

 

Küba'da turist olmak...
İşte favori olmayan şeylerin başında bu geliyor.
Birincisi, geçen yüzyılın devrim romantizminin zirvesi Ernesto Che Guevera'dan bıkkıntı getirebilirsiniz. Che tişörtleri, anahtarlıkları, çakmakları, hikayeleri,"Che Monte Cristo No: 4 içerdi", Her müzede ayrı bir Che tabancası, mitralyözü, otellerde "Che bu odada toplantı yapmıştı" plaketi, filan falan, sonunda "tamam yeter" oluyorsunuz.
İkincisi Hemingway efsaneleri... Kokteyl bölümünde yazdığım gibi, Hemingway bu koltukta purosunu içerdi, şu barda bu kokteyli, bu barda o kokteyli içerdi, bu restoranda ıstakoz yerdi, bu dükkandan balık avı için malzeme alırdı, 2 yıl bu otelde yaşamıştı...
Eh, işte bu da harika bir anektod: Havana'da son iki gecemizde Hemingway'in iki yıl kaldığı Ambos Mundos otelinde konakladık. 506 no'lu oda Hemingway'in kaldığı oda. Gündüzleri 10.00-17.00 arasında 2 Pezo karşılığı oda ziyaret ediliyor. Bir arkadaşımızda yan odada, 507'de kalıyor. “Adaletin pençesi” lakaplı bu anlı şanlı idare mahkemesi başkanı arkadaşımız ikinci sabah 9.00'dan itibaren odasının önünde kuyruğa girip şamata yapan turistlere en sonunda kapıyı açmış "1 Pezo, 1 Pezo" diye kendi odalarını ziyaret etmeye davet etmiş.
Hemingway’in her turistik mekanda asılı Castro ile birlikte çekilmiş tek kare çerçeveli fotoğrafına karşın; tam ortasında yaşadığı halde Küba devrimi üzerine tek satır yazmamış olduğu, muhtemelen Batistist olduğu ve isyandan 1 yıl sonra hızla Florida’ya taşınıp orada da intihar ettiğini düşünecek olursanız bu Hemingway pazarlaması aslında biraz acıklı tabii...

Turistlerin belalısı "1 Pezo" talebi.
Maalesef benim gözlemlerime göre işsizlik çok fazla (belki reel olarak %50, ama politbüro " SSCB bizi terk edince yüzde 6'ya çıkmıştı, çok çalıştık, şimdilerde yüzde 2'ye gerilettik" diyor.) Bu işsiz Kübalıların önemli bir kısmı gün boyunca karşınıza "1 Pezo, 1 sabun, 1 tükenmez kalem" talepleriyle çıkıyorlar. Sizin tok alıcı olduğunuzu anladıklarında, önce 10 Pezo'ya satmayı teklif ettikleri bir kolye ile, "1 Pezo, 1 Pezo" diye 10 dakika peşinizden gelebiliyorlar. (Bunlar da romantik Küba'nın realist görüntüleri.)
Ama yine de, Havana'nın kolonyal mimarisinin yıkık binaları arasında bir sokaktan diğerine aylak aylak, tam bir turist gibi gezinmek çok keyifli. Yarın öbür gün o evleri UNESCO hibeleri ya da Dünya Bankası kredileriyle onarırlarsa bu havası kalmayacağı da kesin.
Aylak ve acemi turistler olarak, 1 Mayıs yürüyüşü sonrasında ilk kez eski kent sokaklarına çıktığımız anda bir arkadaşımızın kendisine yanaşan bir yaşlı kadına sabun verip teşekkür almaya çalışırken çantasından 2 bin liralık telefonun çalınmasının şokunu da yaşadığımızı ekleyerek "Küba'da turist olmanın zorlukları"na bir son vereyim.
Derseniz; "Peki sonuç ne?"


Sonuç:
Bu yazının son satırlarını yazarken, hala elimde Carlos’un çiftliğinden aldığım 1 Pezo’luk harika ve mükemmel purolardan biri tütüyor ve diyorum ki, Küba henüz, ölmeden önce gidilmesi gereken 100 yer listesinde ön sıralarda.

 

 

 

 

 

 

 

  Küba’dan kısa notlar!


Hava durumu: Küba’da yaz, bahar kış mevsimleri yok. Yağmurlu günler (mayıs-eylül), güneşli günler (kasım-nisan), fırtına zamanı (eylül-ekim) var. Yağmur yağdı mı kötü yağıyor, yaşayarak gördük.

En güzel paella: Pirinç Kübalılar için önemli bir beslenme maddesi. Hal böyle olunca, paella da damak tadını zorlayan bir konu. Size Havana eski şehir mıntıkasında Valencia’nın ıstakozlu paellasını tavsiye ederim.
En güzel bar: Eski şehrin rıhtımındakı Dos Hermendos’u bir deneyin derim. Olmadı, Eski şehrin göbeğindeki Hotel Inglaterra'nın açık hava barına bir gün oturun. Ya da Vieja Meydanı’ndaki Escorial’de bir frappe kahve ve Rom alın. 24 saat uçtuğunuza değer!
Resim: Kübalıların sanırım önemli bir bölümü resim sanatlarıyla meşgul. Çoookkk güzel resimler bedava fiyatlara satılıyor. Galerilerden çok kalitelilerini 200-300 Pezo’ya havana rıhtımındaki devasa Free Market’ten biraz daha yeni ressamların büyük boy eserlerini 50-100 Pezo’ya satın alabilirsiniz. (Küba dışına çıkartmak için damgalatmayı ve makbuzunu almayı unutmayın!)
Ulaşım: Coco-taksi ve Bici-taksi’nin suyu mu çıktı? Onlardan şehrin her sokağında bulunuyor ve hele ki grup halindeyseniz yarış halinde acayip keyifli bir şekilde nereye isterseniz 3-5 Pezo’ya sizi götürüyorlar. Kafanız bu heyecan için yeterince kıyak değilse, eski Amerikan arabalarıyla hoş bir promenad ile de otelinize dönebilirsiniz!!
Sayfiye: Eski Amerikan arabaları ile 15 Pezo’ya pazarlık edip, Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı” isimli uzun hikayesini konu aldığı Havana’ya yarım saat uzaklıktaki Cohimar balıkçı köyüne gittik. “İhtiyar Balıkçı Fuentes”e hamilik eden “La Terasse” isimli restoranda bir öğle yemeği yedik. Küba’da yediğim en iyi istakoz ve en iyi öğle yemeği atmosferiydi.
Royal Palmiye: Küba dışında bugüne kadar görmediğim çook uzun bir palmiye türü. 30 metreye kadar uzayabiliyor. Karayipler’in çılgın kasırgalarına betonumsu dış kabuğu ile dayanıyorlar. Rehberimiz fidanlarının adadan çıkışına izin verilmeyen bu palmiye türünün 7 faydası olduğunu söyledi. Birincisi adanın simgesi. Ortasında çılgın gibi boy atan bir taze sürgün var, o paratonermiş. Kökü, kaynatıldığında kürtaj hapı. Yapraklarından evlere çatı yapılıyor. Ağacın tepesi kuş yuvası. Dış kabuğu çimento tozu. Ve kerestesi çok sağlammış.
Yangın helkopteri yerine: Tütün çiftlikleriyle ünlü Viales Vadisi’nde ilerliyoruz. Halep Çamı’na benzer bir ağaç örtüsü var. Çam sadece burada yetiştiği için çok değer veriyorlarmış. Orman yangını sıklıkla yol kenarına atılan sigara izmaritlerinden çıktığından ve maşallah herkesin ağzında koca bir puro bulunduğundan, tüm yol boyuna Hicarus isimli 2-3 metrelik bir çalı ekmişler. Hicarus olağanüstü zor yanabilen çok nem tutan bir bitkiymiş. Ne kadar akılcı değil mi?
İnsana saygı: Grubumuz Çin yapımı koca bir otobüsle seyahat ediyor. Yolda önümüze bir inek, yaya insan veya bisikletli çıktığında otobüs duruyor. Dar bir köy yolunda bir rampayı önümüzdeki ihtiyar bisikletlinin hızına uyup birinci viteste 10 dakikada tırmanınca, neredeyse ben de duruma isyan edecektim. Ama kural basit: O da insan, sen de insansın!... Gel de bunu bizim halk otobüsü ya da minibüs şoförümüze izah et!
Doğaya saygı: Otobüste gidiyorduk. Ön sırada oturan arkadaşım koluna yapışmış bir sineği öldürdü. Rehberimiz “az önce ailenden birini öldürdün, o seninle aynı kanı taşıyordu” dedi. Ve bunu içtenlikle söyledi. Küba’da hala insan haklarından önce doğa hakları geliyor. Size tanıdık gelmeyecek.

 

*(TEMPO TRAVEL EYLÜL 2012 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR)